Tasavvufun Temelleri ve Kaynakları

Uçan, Evreni yöneten(!), dualara icabet eden(!) Gavslar, abdallar, kutuplar, şeyhler
Uçan, Evreni yöneten(!), dualara icabet eden(!) Gavslar, abdallar, kutuplar, şeyhler

Bismillahirrahmanirrahim
Bu yazımızda Tasavvufun temellerine ve kaynaklarına değinecek ve tasavvufun şirklerini ortaya koyarak cevap vermeye çalışacağız.

1- Nereden çıktı bu uçan, uçakları havada yakalayan, gaybı bilen ve dualara icabet eden Şeyhler, Gavslar, Kutuplar

Uçan, uçmakla da yetinmeyip uçakları havada yakalayan, bastonuyla düşman uçaklarını düşüren, kainatın işlerini düzenleyen Gavslar, Abdallar, kutuplar ve şeyhlerin İslâm dünyasında zuhuru; hint dinlerinin Müslimlerin arasına karışmasıyla başlamıştır. (Peygamberimiz(s.a.v) bizzat birçok savaşa katılmış, O’nun(s.a.v) vefatından sonra Sahabeler yüzün üzerinde savaş gerçekleştirmiştir. Ancak bu savaşların hiçbirinde Müslüman’lar uçarak düşman kuvvetlerini telef etmemiş, bastonlarıyla düşman arabalarını “pıt pıt” indirerek kullanılamaz hale getirmemiştir.) Kendisi bir Hintli olan ve Mesnevi adlı eserinin Kur’an-ı Kerim olduğunu iddia eden Celaleddin Rumi, Vahdet-i Vücud (Bkz: Panteizm) Şirkini ortaya atarak herşeyin Allah Azze ve Celle olduğunu iddia eden İbnül Arabi gibi ehl-i küfür insanlar İslâm ile zıt olan tasavvuf akidesinin öncülüğünü üstlenmişler ve Kur’an ve Sünnet’ten gafil olan müşrikler yanında allame-i cihan olarak anılmışlardır.

Kur’an-ı Kerim, Peygamberimiz(sav)’in hayatı ve Sünnetinde, Sahabe ve Selefte yeri olmayan gavsların fikirsel temelleri hint felsefesinden gelmektedir.

Hintli Şarlatanlar
Hintli Şarlatanlar

Hindistanda yüzyıllardır insanüstü özelliklere sahip olduğunu iddia eden insanlar var olagelmiş ve zamanla belirli bir popülerliğe ulaşmışlardır. (Bkz: Sai Baba adlı şarlatan) Hindistan’da bulunan bu ekolün genel iddialarını aşağıdaki şekilde sıralayabiliriz;

  • Bazı insanlar spiritüel güçlere ve insanları iyileştirmek (Bazı Peygamberlere ait özellikler), geleceği bilmek, fizik kuralları dışına çıkmak gibi özelliklere sahiptir. (Tasavvuftaki Gavs olgusunun zihinsel temelleri)
  • Herkes ilahtır (Haşa ve Kella!), Her birey ilahtır ancak bazı bireyler ilahlık becerilerini daha iyi kullanır. (Vahdet-i Vücud inancı)
  • Doğa üstü güçlere sahip bu hintli şaklabanlar, sözde dünyayı evirip çevirme kudretine sahiptir. (Tasavvuftaki kutup)
  • İnsanları nerede olsa işitip yardım edebilirler. İnsanların onlardan istemesi, onlara sığınması gerekir. Nur, aydınlanma ve ışık onlar aracılığıyla gelir.(Rabıta, Medet yaaa Abdülkadiri geylani vs.)
  • İstek ve Arzular kökten temizlenip yok edilerek saadete ulaşılır.(Budizm ve Tasavvuftaki dağlara çekilme, nefsi tüm maddi imkânlardan mahrum(Sosyallik, Yemek, Cinsellik, onur kırıcı şeyler (Nefsi aşağılama, köpeğe benzetme gibi) vs.) bırakma yada sofinin/sufinin hizmet süreci)
  • Budizmdeki anātman(Bensizlik), Benden kurtulursam Hak(Haşa!) Olurum özüme dönerim inancı. (Tasavvufta birebir vardır. Haccac’ın Enel Hakk (Haşa ve Kella!) sözünü örnek verebiliriz.)
  • Buddha öğretisine göre Ben diye birşey yoktur. Kişibu bilince ulaşana kadar acı çeker. Benlikten kurtulana değin sıkıntıdadır. Tasavvuftaki karşılığı Fenafillah(Allah’ta yok olmak(Haşa ve Kella!))
  • Buddha der ki; Bütün olgular aslında boşluktur. Onlar ne yaratılmış, ne yok edilmiştir; ne kirlidir, ne de temiz; ne artarlar, ne de azalır. (Kalp Sutra isimli kitabından) İbnül Arabi, kendisine vahyedildiğini söylediği Fususül Hikem adlı eserinde şöyle der: Tasavvufla uğraşan tahkîk ehli sözlerindeki işârette, o hakîkate dikkat çekmek için “Taayyünsüzlük” ve “Mutlak vücûd” derler. Çünkü vücûd zâtıyla bu mertebede hiçbir “isim” ve “sıfat” ve “fiil” ile kayıtlanarak açığa çıkmış değildir; bütün oluşumlarla kayıtlanmaktan mutlaktır. Belki oluşumların hepsi bu mertebede zât’ın ayn’ıdır.

Tasavvuf Dini ile Hint ekolü olan dinler ve özellikle budizm öğretileri arasındaki selef-halef ilişkisi yukarıda zikrettiğimiz ve zikredemediğimiz birçok benzerlikle sabittir.

İşte o kainatı kontrol eden, özünde ilah(Haşa!) olan, Fenafillah’a (Budizmde:Nirvana) ermiş, Allah’ın Haşa! Ete kemiğe bürünmüş hali olan, yokluk makamına varmış, dualara icabet eden, F35’ler gibi bulutları yara yara gittiğine inanılan gavsların fikirsel altyapısı Hindu Şarlatanlardan gelmedir. Peki ama, bu adamlar kendini İslâm olarak nasıl kabul ettirmiştir?

2- Tasavvuf Ehlinin Kur’an ve Sünnet’e Yaklaşımı, Hüccet Anlayışı ve Âyetlerde Eğriliğe Gitmeleri

Tasavvuf ehli’nin Kur’an-ı Kerim’e yaklaşımlarında etkili 2 silahı vardır:

  • Siz Kur’an-ı Kerim’i anlayamazsınız. Kur’an-ı Kerim’i sadece biz anlarız siz okursanız saparsınız.
  • Kur’an-ı Kerim’in bâtını vardır. Âyet’ler aslında anladığımız manâları taşımaz farklı anlamlar taşırlar.

2.a -) Siz Kur’an-ı Kerim’i Anlayamazsınız

Tasavvuf ehli’nin genel itikâdıdır. İnsanları cahil bırakmak, kendilerine kul köle edinmek için onlara; Kur’an-ı Kerim’i asla anlayamayacaklarını telkin eder ve eğer okursanız, sapık olursunuz diyerek korkuturlar. Böylece insanların Allah Azze ve Celle’nin kitabıyla arasındaki ilişkisini keserek, araya girerek insanların iradelerini kendilerine bağlarlar.

Örneğin İsmailağa cemaati, tefsirsiz meal okumanın HARAM ve BÜYÜK GÜNAH olduğuna fetva vermiştir. Çünkü Tefsir ile Âyetleri istedikleri gibi ketmetmekte, uydurma hadislerle ve Din’de hiçbir delil değeri olmayan beşer(falan şöyle buyurdu, filan şöyle dedi) sözleriyle Âyetleri çarpıtmaktadırlar.

Allah Azze ve Celle, Kur’an’ın açıklığı ile ilgili aşağıdaki gibi buyurmaktadır:

Biz o(Kur’a)nı senin diline kolaylaştırdık ki, düşünüp öğüt alsınlar.(44/58)

Andolsun biz, Kur’an’ı öğüt almak için kolaylaştırdık. Öğüt alan yok mudur? (54/17, 54/22, 54/32, 54/40)

Allah Azze ve Celle, ehli tasavvufun iddia ettiğinin(Kur’an yalnız bize hitap ediyor siz cahiller anlamazsınız) aksine Kur’an-ı Kerim’de birçok yerde “Ya Eyyühellezine Âmenü”(Ey İman Edenler) buyurarak inanan herkese seslenmektedir.

Peygamberimiz(s.a.v)’den rivayet edilen birçok Hadis-i Şerif’te de Kur’an öğrenmek övülmektedir.

Hz. Nevvas ibni Sem’an (R.A) şöyle demiştir: Ben Rasûlullah (S.A.V)’i: “Kur’an ve hayatlarını Kur’ana göre ayarlayanlar kıyamet günü mahşer yerine getirilirler. Bu sırada Bakara ve Al-i İmran sureleri kendilerini okuyup amel eden kimseler hakkında hayırlı şehadette bulunup savunabilmek için mücadele ederek o kimselerin önlerine gelirler” buyururken işittim. (Müslim, Müsafirin 253)

Hz. Osman ibni Affan (R.A)’dan rivayet edildiğine göre Rasûlullah (S.A.V) şöyle buyurdu: “Sizin en hayırlınız Kur’anı öğrenen ve öğretendir.” (Buhari, Fezailül Kur’an 21)

Kur’an-ı Kerim’i asla anlayamayacağına inanan bir insana, hangi Âyet-i Kerime’yi okursanız okuyun, üzerinde düşünüp anlamayacaktır. Sadece Hocam, Şeyhim, Seydam dediği kimseye inanacaktır. Böylece Şeyh, Seyda denilen kişilerde İslâm adı altında Hint felsefesini, hurafe ve şirk inançlarını insanlar arasında yaymaktadır.

2.b-) Kur’an-ı Kerim’in Bâtını Vardır

Kur’an-ı Kerim, hiç şüphe yok ki anlayamayacağımız yada sadece ilim sahibi olanların anlayabileceği birçok manâ ihtiva etmektedir. Bu nedenledir ki birçok tefsir kitabı yazılmıştır. Âlimler, öğrendiklerini insanlara aktarabilmek, Kur’an-ı Kerim’i daha iyi anlamamızı sağlamak niyetiyle birçok eser kaleme almıştır.

Ancak bu herkes’in manâsına vakıf olamayacağı âyetler yanında, Allah Azze ve Celle, açıkça muhkem(açık, sarih anlaşılır) âyetler indirmiş ve bunları Kitab’ın esasları olarak belirlemiştir ve her Müslim’i bu âyetlere sarılmak ve bu âyetlere uymak ile mükellef tutmuştur:

“Sana Kitab’ı indiren O’dur. O (Kitap)’tan bazı ayetler (kimsenin tahrif etmeye güç yetiremeyeceği şekilde sağlam, açık ve) muhkemdir. Onlar (Kitab’ın çoğunluğunu ve ana omurgasını oluşturan muhkem), Kitab’ın anası olan (ayetlerdir). Diğer bazısı da (kullarını imtihan etmek için açık kılmadığı) müteşabih ayetlerdir. Kalplerinde eğrilik bulunanlar, fitne çıkarmak ve (ayetleri hevalarına göre) yorumlamak için müteşabih olan ayetlerin peşine düşerler. O (ayetlerin) tevilini/hakiki anlamını yalnızca Allah bilir. İlimde derinleşenler derler ki: “Ona iman ettik. Hepsi Rabbimizin katındandır.” Ancak akıl sahipleri düşünüp öğüt alır.”

3/Âl-i İmran, 7

Ehl-i Tasavvuf/Ehl-i Tarik, sapıklıkta o derece ileri gitmişlerdir ki, onlara bu Âyet-i Kerime’yi okuduğunuzda, hangisinin muhkem, hangisinin müteşabih olduğunu nereden bilelim? demektedirler. Oysa Peygamber(s.a.v)’in Sünneti, Sahabe ve Selefin hayatında yaptığı muamele ve bize verilen algılama ölçüsü ile Muhkem âyetlerin neler olduğu sabittir. Bizim itikâdımız, hayatın içindeki muamelelerimiz bu âyetler baz alınarak oluşmaktadır. Şeriat, bu âyetler ile açıklanmakta ve her Müslim tarafından gerekleri yerine getirilmeye çalışılmaktadır.

Allah Azze ve Celle; âyetlerin bir kısmını muhkem kıldığını bildirdikten sonra, müteşabih olan âyetlerin peşine kalplerinde eğrilik bulunanların takıldığını bildirmektedir. Ehli Tarik ve Ehli Tasavvuf; müteşabih olan âyetlerin peşinden giden, kalbinde eğrilik olan fısk ve küfür ehlidir.

Rabıta, gavsların dualara icabet etmesi, şeyhlerin gaybı bilmesi, uçakları düşürmesi, uçması, Şam’da 40 arşın atlaması, tabiilerini kibrit kutusunda cennete sokması, insanları her an gözetleyip hallerini bilmesi, yağmuru yağırması, evrende tasarruf sahibi olması; hep müteşabih, anlamına vakıf olamadığımız veya onların yüklediği mânâyı yükleyen ne bir sahabe nede selef bulabileceğimiz âyetlere dayanmaktadır. Ehl-i Tarik; “Biz anlayamayız.”, “Şeriat, Tarikat, Hâkikat” 3 ayrı makam gibi sözler ile zaten anlamadıkları şeye iman ettiklerini beyan etmektedirler. Meyhanelerinin pirleri tarafından onlara öğretilen en önemli SIR budur: “anlayamazsınız”…

Tüm Ehli Tasavvuf/Ehli Tarik’in temel aldığı 3 kıssa vardır. Bunlar;

  • Süleyman(a.s.)’a, Belkıs’ın tahtını getiren bir ilim sahibi bir zat,
  • Musa(a.s.)’a ilim öğreten İlim verilmiş Kul(Hızır a.s.),
  • Yusuf(a.s.)’ın gömleğini yüzüne sürünce Yakup(a.s.)’ın gözlerinin açılmasıdır.

Allah Azze ve Celle, bu üç olaya Kur’an-ı Kerim’de değinmiş ancak bizlere bu olaylardan bir itikâd oluşturma emri vermemiştir. Bu olaylarda zikredilen şahısların nasıl bu mertebelere geldikleri, onlara karşı nasıl muamele edilmesi gerektiği ile ilgili bize bir bilgi vermemiştir. Bunlar yerine, birçok Âyet-i Kerime’de bizim itikâdımızı aşağıda zikrettiğimiz maddelerde olduğu gibi muhkem âyetlerle bizlere öğretmiştir:

  • Allah’tan başkasına dua etmeyin,
  • Rızkı veren Allah’tır,
  • Dualara icabet eden Allah’tır,
  • Düşen yapraktan dahi haberi olan, herşeyi sayıp belirleyen Allah’tır,
  • Size Şah Damarınızdan daha yakın olan Allah’tır,
  • Gaybı Yalnızca Allah bilir ve dilediği Peygamberine bildirir,

Ancak Ehl-i Tarik/Tasavvuf, kalplerinde olan eğrilik nedeniyle yukarıda zikrettiğimiz 3 kıssadan, kendi heva ve heveslerine göre çıkarımlar yapmakta; şeytan gibi kıyaslar yaparak, Süleyman(a.s.)’ın yanındaki ilim sahibi zat belkıs’ın tahtını getirdiyse, bizim gavsta bizim dualarımıza icabet eder. Musa(a.s.), Hızır(a.s.)’ın Şeriat’a muhalif davranışlarını sorgulayarak hata ettiyse, bizde gavsın içki içip zina etmesini sorgulamakla hata ederiz o ne yaparsa doğrudur gibi İslâm Âkidesi’ni temelinden yıkan ve kişiyi İslâm dairesinden çıkaran inançlar icat etmişlerdir. Yaptıkları işin Şeriat’a aykırı olduğunu bildiklerinden dolayı; Tarikat makamı, Hakikat makamı adlarıyla kendilerince farklı farklı kural ve kâidelere sahip olan kavramlar türetmiş ve bunların ardınca gitmişlerdir.

Allah Azze ve Celle’nin Kitabı’ndan ve Peygamberi(s.a.v)’nin Sünneti’nden gafil olan avam; bunlar ardına takılıp dünya ve ahiretini mahvetmiş, Müslim kadınlara tecavüz edilirken şeyhinin evlatlarına onların değimiyle köpeklik etme, ümmet açlıktan ölürken şeyhine mercedes alma derdine düşmüştür. Bizleri o zümreden kılmadığı için Allah Azze ve Celle’ye sonsuz Hamd Olsun.

Kendisiyle tehdit edildikleri günle karşılaşıncaya kadar, bırak onları (batıla) dalıp eğlensin (oyalansınlar). (70/Meâric, 42)

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*